Yoga birleşme demek. Bu kelimenin içinden bakınca, anlattığı şeyin dahil edici olması gerekiyor. Yogayla ilgili herhangi bir konuyu konuşurken bakış açım hep bu yönde oldu: neyi dışarıda bıraktığımıza dikkat ederim.
Zihin ve beden ilişkisi, bizim yaşadığımız dönemde yoganın kalbini oluşturuyor. Hayatımızdaki uygulanabilirlik açısından bunun doğru anlaşılması gerekiyor. Çünkü birleşme halinde olduğumuzda, hissederek yaşamış oluyoruz.
Neyi gördüm
Spiritüel çalışmaların yapıldığı dünyada, zihnin kötülendiği ya da olmaması gerekiyormuş gibi bir anlama gelen sözlerle sıkça karşılaştım. Farklı topluluklarda tanıklık ettim buna. Zihinsizlik meditasyonu. Konuşmaların arasında geçen “yine zihin geldi” cümlesi. Sanki olmaması gereken bir şeyden bahsediliyormuş gibi çağrışım yapan ifadeler.
Özellikle bir aşkınlık çabasının anlatıldığı ortamlarda bu daha da belirginleşiyordu. Bir şeyi aşma çalışması. Korkun var ama korkunun olmaması gerekiyor. Altta yatan metin, zihni dışlayan bir tavra dönüşüyordu.
Bu bende hiçbir zaman iyi bir his yaratmadı. Çünkü o çalışmaları ne kadar yaparsanız yapın, zihnin şartlanmalarla çalışan, örüntülü ve her yerde kendini gösterebilecek doğasından kurtulamıyorsunuz.
Beni rahatlatan şey kurtulmak olmadı. Nasıl çalıştığını anlamak oldu.
Nasıl çalışıyor
Zihin dediğimiz şey tamamen şartlanmalarla işleyen bir sistem. Matrix gibi, birbirine bağlı örüntülerle çalışıyor. Bilinçaltıyla bağlantılı. Düşünceler ve çağrışımlardan oluşan bir ağ.
Burada kelimelerin kullanımını önemli buluyorum, çünkü her şeye “düşünce” deniyor. Bu bana çok mantıklı gelmiyor.
Çağrışım kendiliğinden olan bir şey. Bir hatırlama, çevrenize baktığınızda algısal olarak gelen bir şey. Siz çağırmadan geliyor.
Düşünce ise onların arasından bir seçim yapıp, üstüne bilinçli olarak fikir yürütmeye başladığınız yer. Buna eylem diyebiliriz. Bir yöne doğru yapılan hareket.
İkisini ayırt etmek işe yarıyor. Çünkü insanların çoğu, kendiliğinden gelen bir çağrışımı kendi yaptığı bir şey sanıp onunla dövüşmeye başlıyor.
Yok saymak yerine
Bu ağ yok sayılabilecek bir şey değil. Üstelik çok kuvvetli ve müthiş bir sistem.
Onun işine karışmadan, kendi özgür prosesine dokunmadan, bedenle bağ kurmasını desteklemek. Bana iyi gelen bu oldu.
Bağ, bedende açığa çıkan fiziksel duyumlar üzerinden kuruluyor. Somatik olarak gözlemlenebilen hisler aracılığıyla. Ayak tabanının yere değdiği yer. Nefesin nereye kadar indiği. Omuzdaki gerginliğin kendini nerede gösterdiği.
Bedene yeterince yerleşildiğinde, kopuk ve kaotik her türlü çağrışımın yüzeye geldiği bir halden çıkıyorsunuz. Onun yerine, içinde bulunduğunuz durumla bağlantılı bir orada olma hali geliyor.
O halde zihin bambaşka bir şey yapıyor. Etraftakileri dost, düşman, tehlikeli, güvenli diye net bir şekilde görmemizi destekliyor. Tanımlamamıza destek sunuyor.
Ben film örneği vermeyi seviyorum, çünkü sinemanın doğduğu yüzyılda doğmuş bir jenerasyonuz ve anlatımı çok kolaylaştırıyor. Terminatör’ün ekran görüntüsünü düşünün. Çevreyi tarayan, tanımlayan, isimlendiren bir sistem. Zihin de böyle çalışıyor.
Bu bakımdan müthiş bir arkadaş.
Somatik farkındalık arttıkça, bedene yerleştikçe, açığa çıkan her çağrışımla özdeşleşmemeyi öğreniyoruz. Nasıl çalıştığını bildiğimiz için onu rahat bırakabiliyoruz. Rahat bıraktığımızda da çağrışımların sesi bizi rahatsız etmez hale geliyor. O sırada işimize yarayan dökümleri zihin işlevsel bir şekilde önümüze koyuyor.
Kendinden kopuk yaşamaktansa bağ kurarak yaşamak. Zaten bu yüzden yoga yapıyoruz.
Shibumi
Size kendi hayatımdan bir örnek vermek istiyorum.
2009 yılıydı. Birkaç gün önce, yoga eğitimini birlikte aldığım arkadaşım Aslı Güran’a spiritüel kitaplar okumaktan sıkıldığımı, normal bir roman okumak istediğimi söylemiştim. O da bana Shibumi’yi tavsiye etmişti.
Sonra Taksim’de bir müzik dükkânında bir arkadaşımı bekliyordum. Arkadaşım biraz geç kalmıştı. Orası aynı zamanda büyük bir kitapçıydı. Ben başım hafif öne eğik, CD’lere ve plaklara bakıyordum.
Bir anda başım kendiliğinden sol üstteki raflardan birinin köşesine döndü. On binlerce kitabın olduğu bir yerde, döndüğümde gördüğüm ilk kitap Shibumi’ydi.
Orada bir durdum.
Çünkü üst bilincimde “şu kitabı da alayım, okuyayım” diye bir şey yoktu. O konuşmanın kaydı zihnimde duruyordu tabii, ama ben bir müzikçiye girmiştim, arkadaşımı bekliyordum, baktığım yön müziklerin olduğu yöndü.
Gözlerin çeperinde, kenarlarında, flu gördüğümüz algısal bir alan var. O flu görüntünün içinde bile zihin tarama yapabiliyor. Elindeki sembolle, “shibumi” kelimesiyle eşleştirme yapıyor. Ve biz hiç farkında bile olmadan, somatik bir bağlantıyla başımızı baktığımız yönden alıp oraya çevirebiliyor.
Bunu yapan zihin. Yaşamın zekâsı.
Bedeniniz somatik hisleriyle bağlı olduğunda böyle bir yönlendirme kendiliğinden olabiliyor. Bu hepimiz için, her an geçerli. Bedenle bağ kurduğunuzda aslında yaşamın kendisiyle bağ kurmuş oluyorsunuz, çünkü beden zaten onun içinde. Bazen başımızı öylesine bir yere çevirdiğimizi zannediyoruz ama orada bir şey oluyor o sırada.
Sizin de benzer deneyimleriniz vardır.
Bunu bir deneyim olarak anlatmak istedim, çünkü zihnimin ne kadar mükemmel bir kod okuyucu olduğunu, birbirine bağlı kodların içinde nasıl yüzdüğünü anladığım anlardan yalnızca biriydi.
Kelimeler
Bu yüzden “no mind” gibi yönlendirmelerin, “bu zihinden oldu”, “sen şu an bunu zihninden söylüyorsun ama aslında böyle değil” gibi cümlelerin çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum.
Kelimeler ayrıştırılmalı. Çağrışım başka, düşünce başka. Bu durumlar için yeni tanımlamalar yapılmalı.
Ve mükemmel çalışan bir sistemin tamamına yönelik kötüleyici, dışlayıcı kelimeler kullanılmamalı. Çünkü yanlış anlamalara neden oluyor. Bir dostu kapı dışarı ediyor.
Bu çalışmayı derslerde ve eğitimlerde böyle yürütüyorum. Katılmak isteyen ifeelyoga.com üzerinden ulaşabilir.
