Dalgalar

Bu sene yeni yılı kutlamak için ilk defa özel bir yoga kampı yaptım. Dört gece beş gün boyunca hep beraber Fethiye Pastoral Vadi’deydik Kampın ilk iki günü biraz yağmurlu geçti. Bu sebeple Vadi’de kalıp, odun sobalarımızı yanında sıcacık mis gibi çaylarımızı içip sohbet ettik. Avokadoları, portakalları dallarından koparıp yedik. Etrafta küçük yürüyüşler yaptık. Son iki gün ise hava açtı ve böylece 31 aralık günü ilk başta denize girmek için Ölüdeniz’de ve ardından Kayaköy’de buluverdik kendimizi. Bu yazımda denize yoğunlaşmak istediğim için Kayaköy’le ilgili kısmı daha sonra yazacağım.

Normalde yazın gidildiğinde kalabalıktan iğne atsanız yere düşmeyecek kadar dolu olan Ölüdeniz’in plajında bizden başka bir kişi bile yoktu gittiğimizde. Hava öğlen onikide bir yaz akşamüstü serinliğindeydi. Yani öyle aman aman bir soğuk yoktu. Ayrıca tabi Ölüdeniz olmasından dolayı hiç rüzgar da yoktu. Deniz suyu soğuktu ama yine de mayısta Hızır Kamp’ta Kaz Dağları’ndan akan çayın suyu kadar soğuk değildi. Sahilden Ölüdeniz’in en az rüzgar alan yerine doğru yürürken dönüp arkama baktığımda Esra’yı bikinisinin üstünde kar montu, ayağında botları, elinde havlusuyla gelirken; önüme baktığımda ise Açelya’yı montunu kumsala atmış denizde açıklara doğru yüzerken gördüm. Hemen koşup arkasından girdim ben de ve beş dakika içinde neredeyse hepimiz denizdeydik. Hızlı hızlı yüzüp ısındık. İyice açıklara gittiğimizde durup, bomboş koyda bağırdık. Çok zevkliydi. Sesimiz güneşin altındaki tepeden sekerek yankılandı. Bir an “Uzun süredir bu kadar zevk almamıştım denizden” diye geçti içimden; her seferinde girdiğimde yeniden aşık olduğum deniz için. Girer girmez bütün dünya değişti bir anda. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissettim.

Belki kırk dakika kaldık suyun içinde. Çıktıktan sonra biraz dinlenmemizin ardından, bomboş plajda güneş tepenin arkasına düşene kadar yoga yaptık. Sonra gölgede kaldığımız için montlarımızı giydik. Yanımızda getirdiğimiz muz ve portakallarımızı yedik. O sırada tesadüfen sahilden geçen Sloven bir arkadaşa fotoğrafımızı çektirdik ve ardından Kayaköy’e gittik. Daha önce de dediğim gibi Kayaköy’le ilgili kısmı daha sonra yazacağım.

Bu yazımda biraz da denize girer girmez hemen aklıma gelen advaita felsefesinden bahsetmek istiyorum. Sanskritçede dvaita dülalite yani ‘ikilik’, advaita ise ‘ikiliksiz’ manasına gelir. Advaita felsefesinde varoluşun birliğini anlatmak için sembolik olarak dalgaları kullanırlar. Biliyorsunuz dalga bir hareketin adıdır. Sürekli hareket halindedir dalgalar. Şu anda durgun gözüken su daha sonra tsunamiye, tsunami de durgun suya dönüşebilir. Yüzeysel ve ikilikçi bir bakış açısıyla dalgaların hepsi birbirinden ayrı gözükseler de, aslında hepsi birbirlerine bağlıdırlar. Ayrı gözüken ve sürekli şekil değiştiren dalgaların özüne baktığımızda da hepsinin özünün aynı, yani su olduğu gözükür.

Dalgaların bu özellikleri bütün yaşam formları için de geçerlidir aslında. Mesela aynı dalgalar gibi biz insanlar da, yüzeyden bakıldığında hepimiz birbirimizden ayrı gözükürken aslında birbirimize bağlıyız. Farklı hızlarda hareket ederek sürekli şekil değiştirirken bazen güçlüyüz, bazense kırılgan. Ve derinden bakıldığında hepimizin özü aynı. Aynı denizin, yani aynı bütünün parçasıyız. Kamptaki arkadaşlarımla denizin tadını çıkarırken bunlar yeniden geçti aklımdan. Hemen arkasından gelen yoga derslerimde de bunları zevkle paylaşmaya başladım.

İşin özeti nefis bir yeni yıl kampı geçirdik hep beraber. Bu anlattıklarım yalnızca 31 aralığın öğleden sonrasıydı. Akşam odun sobalı salonumuzda sıcak şarabımız ve kestane kebabımızla yaptığımız maskeli balomuz ve danslarımız da çok tatlıydı!

Hepsi birbirinden farklı ve ayrı gözüken(!) bir sürü insan, 2013’ü bize getirdiği bütün acı ve zevkleriyle birlikte uğurladık. Bütün acı ve zevklerin de aynı denizin parçası olduğunun farkındalığı içinde. 2014’ü de yine bütün getireceklerine açık bir şekilde coşkuyla karşıladık.