Doğa

Ancak kendisinin de doğanın parçası olduğununu anlayan kişi, doğa ile uyum içerisinde yaşayabilir. İnsan zaten doğanın kendisi. Bunu anlamadığı sürece doğaya zarar vermeye devam edecek. Doğa kelimesi için Türk dil kurumunun sözlüğüne baktım. “Kendi kuralları çerçevesinde sürekli gelişen, değişen canlı ve cansız varlıkların hepsi” yazıyordu. Bu tanımı sevdim aslında çünkü bu tanımın içine insan da dahil. Fakat başka bir sözlüğe daha baktığımda “İnsan etkinliğinin dışında, kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç.” açıklamasıyla karşılaştım. İşte buradaki “İnsan etkinliğinin dışında” kısmı tehlikeli olan kısım. Kelimenin bu manada kullanımı, sanki insan doğanın bir parçası değilmiş gibi bir hava yaratıyor.

İnsan zaten doğa. İnsanın doğadaki diğer canlıların arasına girdiğinde rahatlamasının nedeni kendisinin de doğanın parçası olduğunu farketmesi. Doğadaki bütün canlıların tamamen oldukları gibi olmaları, bütün vahşiliklerini en masum şekilde göstermeleri, insanın da  bütün karanlık ve aydınlık taraflarıyla, bütün vahşiliğiyle doğal olduğunu farketmesine kapı açıyor. Kafasının içinde sürekli olarak  “bunu yaptım çünkü…”, “böyle olmamalıydı…”, “ben öyle biri değilim..” gibi özdeşleşme kaynaklı düşünce kalıplarıyla uğraşırken, doğadaki savaşın çıplaklığını görmesi, rahatlamanın kendiliğinden gelmesi için etkili oluyor. Doğa insana kendi doğasını yansıtıyor ve insan böylece verdiği savaşın, bu savaşta yaptıklarının doğal olduğunu anlıyor.

İnsanın bedeniyle bağlantı kurması, kendi doğasına yakınlaşmasını sağlıyor. Bu yakınlaşma mantık yoluyla düşünerek değil, hareketler vasıtasıyla bedeni hissederek  kurulabiliyor. Hatha Yoga aracılığıyla yapılan da bu. Hareketler aracılığıyla basitçe bedenle bağlantı kuruluyor. Beden hassas bir şekilde hissedilebilir hale geliyor. Bedenle bağlantı kuran kişi, aslında zihinle de yakınlık içine girmiş oluyor. Çünkü yoga anlayışında zihin batıda olduğu gibi yalnızca beyinden ibaret değil. Zihin ve beden bir bütün olarak tek bir organizma.

Kendisiyle kurduğu yakınlık sayesinde zihin-beden organizmasının derinliklerine inmeye başlayan kişi, hayatın şartlanmalardan kaynaklanan doğasını görebilir hale gelmeye başlıyor. Bunun için iç alanına şahitlik ederek yani bir müdahalede bulunmadan bakmaya devam etmesi gerekiyor. Böylece bir süre sonra hayatın şartlanmalardan oluşan doğası görülebilir hale geliyor. Bu aynı, bir ormanda iki gün kalmakla bir ay kalmak arasındaki fark gibi. İki günde yalnızca en belirgin şekilde görünenler farkedilirken, orada kaldıkça diğer detaylar da görünebilir hale geliyor. İnsanın bakması görmesine; görmesi, herşeyin şartlanmalardan kaynaklandığını anlamasına; bunu anlaması ise, kendisine ve etrafına karşı şefkat duymasına kapı açıyor. Şefkat duygusu, ahlak kurallarından kaynaklanan bir zorlamayla değil, hayatın doğasına karşı gelişen anlayışın yan etkisi olarak kendiliğinden açığa çıkıyor.

Kişinin kendi doğasını tanıması, onu en yüksek potansiyelle kullanmasına yardımcı oluyor. İnsanın doğadaki diğer canlılardan en büyük farkı sonsuz bir olasılık potansiyeli barındırması. İnsan bütün dünyayı yok edebilecek ve aynı zamanda  kurtarabilecek potansiyele sahip. Dünyanın en korkunç veya en şefkatli canlısı olabilir. Farkındalık düzeyi arttıkça bu potansiyeli en yararlı yönde kullanma ihtimali de artıyor.

İnsanın kendi doğasından kaçmasına aslında imkan yok. Eğer böyle bir çaba sarfederse, nereye giderse gitsin, “doğa” dediği yere bile gitse, aynı huzursuzluk kendisiyle geliyor. Kaçmaya çalışan kişi, her zaman derinlerde rahatsızlık hissediyor. O bunun için çabaladıkça, doğa o kişiye görmekten kaçtığı kendi iç varlığını daha da kuvvetli bir şekilde yansıttıyor. Bu yüzden o kişi doğadan bile nefret etmeye başlayabiliyor. Hayvanlara, bitkilere zarar vermeye başlıyor. Çünkü o kişi aslında, yalnızca anlayış eksikliğinden dolayı kendinden nefret ediyor.

İnsan zaten doğa. İnsanın bunu anlaması, kendini doğadan ayrı zannetme ilüzyonunu ortadan kaldırıyor. Bu anlayış onu artık doğaya zarar veremez hale getiriyor. Bu herhangi bir ahlak kuralının zorlamasıyla değil, kendi doğasını anlamanın getirdiği farkındalığın ışığıyla oluyor.

Kendisiyle yakınlık içerisinde olan kişinin başka bir yere gitmesine gerek yok. Kendisi doğa olduğu için, nerede olursa olsun, zaten hep doğanın içinde. O kişi gittiği her yere gerçek benliğiyle, kendi doğasıyla gidiyor. Hayatın ona getirdiklerini, bütün vahşiliği ve masumiyetiyle, tüm doğallığıyla olduğu gibi yaşıyor.