Alaska Frigo

Sinemaya genellikle filmin senaryosundaki dönüşümü izlemek için gideriz aslında. Hikayedeki dönüşüm bizi cezbeder ve kendi hayatımız için de  ilham alırız izlerken.

Aslında lunaparka gitmek gibidir bu durum. Düşünsenize lunaparkta sıradan bir kaldırımda normal bir yürüyüş için ayrılmış bir bölüme bilet kesilse para verip bilet alır mıydınız? Sinemaya gittiğimizde de seyrettiğimiz film, lunaparkta bizi havalara uçuran, hoplatıp zıplatıp, ters çeviren aletlerin yaptığı gibi, bize normalde yaşamadığımız duyguları yaşatır. Filmlerde atmaya cesaret edemediğimiz adımları atarlar. Söylemeye korktuğumuz şeyleri söylerler, yaparlar. Böylece biz de daha heyecanlanlı bir şekilde atarız patlamış mısırlarımızı ağzımıza.


Günlük yaşamda ise, canımızı sıkan, bize biraz kendimizi kötü hissettiren bir olay başımıza geldiğinde, biraz durup kendimize bakmak yerine, başka yöndeki herhangi bir şeye yöneltiriz dikkatimizi. Aslında o sıkıntılı anların da kendilerine özgü bir değeri vardır halbuki. O anlarda kapı açılabilir kendimizi daha iyi görmek ve anlamak için. Ama bunun yerine o sırada bize iyi gelen mesela çikolata yemek gibi bir kısa yolu tercih ederiz çoğunlukla. Anlayış gelmediği için, daha sonra da genelde hep aynı çarkların içinde, benzer senaryoları başka zaman-mekanlarda, başka insanlarla yaşamaya devam ederiz.

Filmlerde ise, genelde karakterler başlarına gelen olayın ve olay karşısındaki davranış kalıplarının farkına varırlar ve işte o zaman dönüşüm kendiliğinden başlar.

Genelde popüler filmlerde hep “iyi”lerin hikayesi anlatılır. Onlarla özdeşleşmek de kolaydır. “İyi”dir çünkü onlar. Ve bu şekilde popülerliği artar bu filmlerin. Fakat kötülerin filmlerini yapan ve bu filmlerle kötüleri bize sevdiren yönetmenler de vardır tabi. Bu konuda en popülerlerden biri olarak mesela Tarantino örnek gösterebilir. Tarantino’yu bu kadar popüler yapan en önemli özelliklerinden biri, sinema tarihinde bir örnek olarak, hep “kötü adam” rolünü oynayan karakterlerin hikayelerini anlatmasıdır.

Filmlerde olduğu gibi hayatta da genelde bize hep güzel olanı, iyi olduğu söyleneni sevmek empoze edilir. Ama zaten iyiyi ve güzeli herkes sever ve beğenir. Fakat acaba bazen kötü olduğu söyleneni, çirkin gözükeni, güçsüz olanı da anlamayı denemek nasıl olurdu? Bakış yönünü o tarafa da çevirip, onu da hayatın içine almak.

Bunu yapmak için etrafta bir kötü aramaya da gerek yok. Bize en yakın olana yani kendimize bakmak yeterli suçluluk duyduğumuz o anlarda. Hep içinden kaçmaya çalıştığımız o en sıkıntılı anlar kendimizi anlamamız için belki de en değerli anlar aslında.